Annelik hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annelik hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2013 Pazartesi

Anasına bak ama kızını alma..

Annem oldukça yetenekli bir kadın. Ve galiba da kıskanç! Öyle olmasa yeteneklerinin 10 da birini bana aktarırdı değil mi ama? Neyse ki kıskanç olduğu kadar da çalışkan, ne dik, dönüştür dersek tamam der. 

Bir eski kazak, onun ellerinden bir yılana dönmüş :




Yıllar oldu İstanbul'a gidemeyeli çantalarla hasret giderelim:

 
 
Kek, kurabiye delisi kıza önlük annesinden:
 
 
Eldiven, tutaç da eklensin tez zamanda bu önlüğe bayan şüpelep.
 
 
UE'ye diktiği nevresim takımlarının üzerinde uzanıyoruz UE ile.
UE: Anne ben bu ayıcıklı yastığımı çok seviyorum.
Anne: Onu anneannen dikmişti sana.
UE: Neden yırtılmış mıydı ki?
 
 
 

13 Eylül 2012 Perşembe

Annelik Derecelendirmesi

Mutlu Tönbekici gazetedeki yazısına 7. sıradan yerleştirmiş "kötü anne olmayı" insanları ikna edemeyecekleriniz listesine. Hasta ruhlu anneleri bir kenara koyduğumuzda bir annenin değerlendirilmesi ne haddimize ki ( burada evlatların annelerini değerlendirmelerini de konu dışı bırakıyorum)?

Para, iman ve annelik. Bilinmez kimde ne kadar bol ve iyi.

Dünya üzerinde milyonlarca kadının bir hali annelik. Bu annelik halinin de kendi içinde halleri var ayrıca. Her anı bir cümle anneliğin. Anne öznesi. Nesne değişiyor, eylem de. Kimi zaman anne gizli özne bile oluyor. Oluşan cümlelere edatlar ve zarflar da ekleniyor. Bu cümlelerin tümü oluşturuyor Anneliği. Bir metin oluşuyor annelikten. İlişkiler, olaylar, koşullar  zinciri içeren bir metin. Anne kimi cümlelerde etken, kimilerinde edilgen. Bu metni okuma şansımız olmadan sunuşunu okuyoruz. Sunuş mükemmelse fecaat içerikten haberdar bile olamayız, ya da tam tersi. Özetle içerideni hakkında kesin konuşamam ama dışarıdan kesitlerle değerlendirilebilir bir hal değildir annnelik. Değerlenmesi yapılamaz bir halden iyi ya da kötü sonucuna da varılamaz.

Annelik dışarıdan değerlendirilebilir bir hal olmadığı gibi bir meslek de değildir. Annelik bir zorundalıklar zinciri de değildir. Annelik ahlak anahtarı hiç değildir (anneyim bana yakışmaz benzeri cümleler benim beyin algoritmamda çalışmaz). Lütfen anneliği kalıplamaktan, değerlendirmekten, kutlulamaktan çeker misiniz ellerinizi, dillerinizi?






 



22 Haziran 2012 Cuma

Bu da bizim mutfak kuralları...

Alışveriş danışmanında okudum çok güldüm. Bunlar da bizim Müşerref'in mutfak kuralları.


Çay, Filiz Çay'la (başka markası eve girmemiştir) demlenir, 20 dakika içinde de tüketilir. Ama  çay kişi sayısı hesaplanarak demlenir. Gerekirse hemen taze demlenip sunuma hazırlanır. Ama çay asla ve kata ziyan edilmez. Uzun yoldan gece üçte bile eve gelince bir çay demlenir, onların deyimiyle "ilaç gelir", sonra uyunur.

Makarna pişirirken de ölçüleriniz kaşıkla bardakla olsa iyi olur. Çünkü bizde artan makarna bile asla çöpe atılamaz, ertesi öğün yenir. Yaşını hesapladığımda Kıbrıs Çıkarması dışında bir savaş görmüş geçirmişliği de yoktur. Ama herşeyini bırakıp göç eden annesinden gördükleri, yiyiniz içiniz israf etmeyiniz felsefesi genlerine işlemiştir. Hiç birşey atılmaz! Hatta salça yapımından artan su bile nasıl değerlendirilir çalışmalarında pişirdiği iğrenç tarhana çorbasını bile "napalım siz içmezseniz ben içerim" duygu sömürüsüyle bana kakalamıştır. Ardımızdan gelen yeni nesil bu numarayı yutmamış biz ana kız salça suyunu ziyan etmezken, uyanık kardeş karşımızda vişne suyu içmiştir.  Vişne suyu demişken vişne suyuymuş, hamburgermiş, pizzaymış dışardan almaya ne gerek vardır, annem onu daha temiz ve sağlıklı mutlaka evde yapardır.

Zaten öyle detaylı yemek yapar ki, ben de olsam atamam:) Yemek dediğin başında beklenerek pişer, koydum ateşe, geçeceğim şu köşe olmaz. Tepesinde beklenir kıvamını buldu mu iki tıkırdatma daha olmadan altı kapanır. Tablo gibi sofra kurulmalıdır. Ömrü mutfakta geçmiştir. Hatta bize misafirliğe gelen arkadaşının 5 yaşındaki oğlu "Anne Mustafa Amcam Müşerref teyzeme ceza mı vermiş neden hep tezgahın arkasında? diye sormuştur (yazlıktaki mutfak amerikan mutfak o nedenle orada hep tezgahın, kışlıkta hep kapının arkasında)".

Ayrıca altın kuraldır, malzemeden kısılmaz. Ya yapmazsın ya yaptınsa sekiz okka cevizi kurabiyeye katarsın. O yumurtası az erişte de erişte midir? Lor peynirinden börek olmaz, bulacaksın içinde eriyecek peyniri.

Mutfak evyesinin içinde meyve sebze yıkanmaz. Bir kabın içinde evyede yıkanabilir tüm bunlar. Mutfak tezgahının üzerini az önce çamaşır suyuyla silmiş olsan bile bir tabak içinde olmadan asla birşey koyma üzerine. Sen bu hain mikropları bilmezsin, nasıl da dolar onlar hemencecik ortalıklara...

Masaya çıkan şeyler kullanılmasa bile tekrar çekmeceye konmaz. Namusu kaçmıştır bir kere onların. Yıkanıp arınmaları gerek. Ayrıca o her tabağın içine koyduğu servis aletleri dekor değil, tabağına istediğin kadar koyman için. Daldırma tabağındaki çatalı ortadaki tabağa. Yemeyeceğin kadar asla alma. Hiç dokunmadım demen kifayetsiz. Ya çatalının ucu değdiyse? Zaten diğerlerini yediğin için tabağın kirli, o yemediğin nimet de o tabakla arkadaşlık etti kirlendi. Demin zırnık atmayan kadın tabak tabak kalan atar, günahına girme, yiyeceğin kadar ortadaki servis aletiyle al. Ben bu yemekleri beğenmedim dolayısıyla yiyeceğim kadar ve hiç alıyorum deme hakkı aile bireylerine sunulmuş bir hak değildir. Bizim evde pişen tüm yemekler BOĞAZINI DELMEZ YE yemekleridir.

"Yağsız bulaşık" diyip çalkalayıp çevirme. O kahve içtiğin fincan zaten ovulurken eskiyecek, ama bu tabakta erik yıkamış olman bile onun bir tur detarjanla dans etmemesi için geçerli neden değil.

Sakın o okunmuş gazeteleri ayakkabı boyamak vb. işler dışında kullanıp annemin mutfağına sokayım deme. Biz dört kişilik aileyiz gazete okumayı severiz, nerden baksan 40 parmak değmiştir üstüne. Üzerinde ekmek kesilmez, tezgaha serilip ıspanak ayıklanmaz. Ekmek kesmek demişken ekmeği ellerinde parçalamayı düşünmedin inşallah. Ekmekler ekmek tahtasının üzerinde TSK'nın subay alımında belirlediği kriterlere uyum sağlayacak en ve boyda kesilmelidir. Ispanak  filan ayıklayacaksan  al baakim şurdan bir tabak ya da temiz bir poşet içine soy sonra çöpe dökersin. Bu arada sen o gazeteyi bakkaldan alıp geldikten sonra ellerini yıkadın değil mi? Çok anayasa kuraldır paradan sonra el yıkamazsan külahları fena değişirsiniz demedi deme. Hooop bir saniye o ıspanağın köklerini nereye atıyorsun? Ispanaklı el açması börekten sonra ıspanak kökü yemeği pişecek onlarla, müsrif yaratık seni.

O sokakta gezdirdiğin el çantasını da çıkar bakalım bizim hijyen alanı mutfaktan.

Yoksa sen kabuklu diye o muzu yıkamadan mı soyup yedin? Kabuklardan değdi ellerine kimyasal tüm artıklar, koooş çabuk bir acil servis bul, müdahale al. Tabağındaki o portakalı da önce yıka sonra soy da ye,  devlet acil servisten fark alımını kaldırdı diye bu kadar da ferah olunmaz ki canım!

 Kendimiz yiyecek olabiliriz, herşeyin zerafeti var. O mantı minik bükülsün, sarma kurmay sınavına girecek hem serçe parmak kalınlığını geçmesin, hem kart yaprakla sarılmasın hem de çok pişmesin amanın dikkat!

Sen aktardın mı tencereden saklama kabına yemeği, hassas ölçümünü yaptın mı o saklama kabının? Bak tam soğumadan buzdolabına koyup da bakteri ürettirme. Söyle Mustafa'ya o yatmadan önce koysun dolaba. Ayrıca buzdolabının kapağına süt ve süt ürünü sakın koyma. Kapak daha çok dışarıyla temas eder çabuk bozulurlar orada (ev ekonomisi dersi aldılar da gıda mühendisliğindeki stajını anımsayamadım ben anlattığı anılarından).  Ve de yiyeceğin kadarını ısıt.

O az önce ısıttığın yemeği yerken döktüğün kırıklar var ya. Onlar evin diğer odalarına sağlanan vizesiz gezi imkanlarına bayılırlar. O nedenle onların eve yayılmamasını sağlamak senin en birinci vazifendir. Bu kırıklar minik süpürgeyle toplanmayacak kadar yayılmış, ve daha da vakim olmak üzere süpürgenin çalıştırılabilir olduğu saatlerin sonuna doğru geliniyor olunabilir. İşte bu ahval ve şerait altında bile süpürgeyi hemen kapıp o kırıklar temizlenmelidir. Muhtaç olduğun kudret sen süpürgeyi yaparken ağır ateşte pişmekte olan az şekerli kahvende mevcuttur.

Kavanozundan aldığın turşuymuş, reçelmiş servis çatalı kaşığıyla tabkalara aktarılmış bile olsa sen servis tabağında kalanları asla kavanozlara geri koyma. Onlar avrupa gördü artık, beğenmezler kavanozlarını.

Kafasını hijyen konularına yora yora yeni gelişmelerle de bizlerle oluyor annem. Ve ben şuna bayıldım: çay tabaklarını hepsini ayrı alıyoruz ve herkese ayrı bir çay tabağıyla çay servis ediyoruz. Böylelikle acep bu kadın mutfakta bizim bardakları karıştırmış olabilir mi sorusunu konukların aklından siliyoruz. Hem belki konuklar da bu uygulamayı benimsiyorlar, biz de onlara gittiğimizde aklımızı dedikodulara daha rahat verebiliyoruz;)

Öperim Ferreşüm'cüm.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Keçicik ve Oğlak

Bir güzel ülkede bir kara keçicik varmış. Birgün planlamadığı(istemediği) bir bebek beklediğini öğrenmiş. Ormanlar beyi demiş ki, sen doğur biz bakarız. El mahkum doğurmuş oğlakçığı vermiş Ormana. Hangi annecik ister ki yavrusundan uzak olmayı. Yanmış yanmış kül olmuş keçicik. O yana dursun söndürülmez yangınlarda biz varalım oğlakçığın yanına.

Kedi önde Kınalı Keklik arka çarprazında...

Orman her zaman iyi bakamazmış bakarım dediklerine. Kimi zaman kediler koyarmış kınalı kekliklerin yanına. Bazen haberi olmadan da gelirmiş kediler kınalı kekliklerin yanına. 26 kedinin bir olup yavru bir kınalı kekliğin peşine düştüğü zamanlar da olmuş. O durumlarda da Orman'da doğa kanunu geçerliymiş hukuk kanunu geçerli olacak değil ya...


Kimi zaman kuş sütüyle beslemiş Orman baktıklarını ama büyümüşler hep bir yanı eksik kalmış bakılanların. Güzellikleri nitelikleri bir işe yaramadan bir kafesin arkasında yitip gitmiş...


İşte bu Orman'a doğmuş bizim oğlakçık. Sağa dönmüş keçiciği aramış sola dönmüş keçiciği aramış bulamamış. Annesinin sıcaklığından süt içmek istemiş. Bulamamış. Orman ona büyüme küpü, inek sütü vermiş. Herkesçikler kafesler içindeyken o çimenlerde gezmiş dolaşmış. Orman ona diğerleri gibi bakmamış çok ama çoook sevmiş.


Hatta başka sevenleri de olmuş oğlakçığın. Pek ama pek sevilmiş.


Ama yetmemiş bu sevgiler ona. Anacığının sevgisini aramış. Büyümüş hırsından gitmiş bir Anadol kemirmiş.


Sevgisiz büyümek ya Anadol kemirtir ya Anadolu.

Anasından ayrılıp bakılan bir oğlakçıkken bile ne hüzünlü bir öykü bu böyle.
Hangi anne ister ki, hamile kalsın da gitsin aldırıversin söyle?



24 Mayıs 2012 Perşembe

Biliyor musunuz?

Erdinç Aydın'ın Evlatları,

Siz beni tanımazsınız, ben sizi tanımam. Birbirimizle ilişkilerimiz rastlantılardan ibaret. Ama rastlantılar bazen tepetaklak edebiliyor dünyalarımızı. Bir kalleş kurşun sizin babanıza rastlamış. Hem de sırtından biliyor musunuz? Keşke bilmeseniz. Keşke bilmeseydiniz.

Bu sabah radyoda dinledim haberini babanızın. Ankara'daki aile ve Varto kelimelerini duyunca daha dikkat kesilerek. Benim babamın da ilk görev yeri orasıymış biliyor musunuz? Nerden bileceksiniz, keşke bilseydiniz. Yaklaşık 40 sene önce 17 yaşında ilk görevi için gitmiş oralara.

Süt iznim nedeniyle erken çıktım işimden. Konya yoluna çıkmak üzereyken yolumuz kesildi. Bir trafik polisi anons etti ruhsuz bir ses tonuyla: "Bekle bekle bekle!". Sadece özensiz olan bu anons değil, bu ülkede cenaze törenleri hep özensiz biliyor musunuz? Keşke bilmeseniz.

Gene mühim bir şahıs gececek dedim içimden sinirlenerek. Böyle özensiz bir anons, sıradanlaşan Ankara protokolü için olsa, aman der geçerdim. Geçen sizin babanızmış biliyor musunuz? Yollarının sırtından vurularak kesilişine mi üzülsem, yollarının bekle bekle bekle diye açılışına mı gamlansam bilemedim.

Naaşın peşi sıra ilerlerken güllere takıldı gözüm. Babannenizi düşündüm önce, az sonra sarılacağım kuzum aklıma gelince. Nasıl da sarmıştır o da babanızı. Acaba dedim çocuğu var mıydı? Gelince haberini okudum. İki kuzusu varmış babanızın. Keşke sizleri bilseydim. Sımsıkı sarılsaydım size, siz baba acısından, ben babanız önümden geçerken hissettiklerimden biraz soluklanır mıydık?

Ne yollarımız kesilsin arkamızdan ya da özensizce, ne de kesişsin yollarımız acı rastlantılarla...






1 Mayıs 2012 Salı

Aynı Dili Konuşmak




İnsanlar yanyana durdukça benzeşir, aynı dili konuşur olurlar ayrı tellerden çalsalar bile.  Yalancı Yarim, Tarık Akan Emel Sayın'ı zengin kızı diye tanıtır ailesine. Nişanlanırlar. Bir kamyonet dolusu mahalleliyi kapıp gelir Emel Sayın, haydi pikniğe Sultansuyu'na gidelim diye. Tarık Akan iş anlaşılmasın diye abim hasta yalanını uydurup atlar, hızla uzaklaştırır mahalle dolusu kamyoneti evin önünden. Anlatırken esprisi olmayan bu sahne biz iki kardeş arasındaki ortak dilin deyimlerinden biridir misal. Haydi bastır Sultansuyu'na dedik mi yayılır ağızlarımız etraftakiler Eeee? derken. Eeee?, diyen ailenin yeni üyesi damat yıllar içinde nereye sorusuna Sultansuyu'na cevabını verdiğinde, hıh şimdi oldu diye derin bir mutluluk bile kaplar içinizi. Mühimdir özetle aynı dili konuşmak, iletişimin kuvvetini hissettirir. Başkaları için hiç olan sizi tüm yapar.

Bizim oğlan Keloğlan hayranı. Akşam haberleri yerine Keloğlan izler olduk ailecek. Hele jeneriği bizi aynı dilden konuşturan müzik oldu. NE dahil hepimiz dans etmeye başlıyoruz Keloğlan başlar başlamaz. UE başlattı bu geleneği, oynayın emriyle. Sonra ben biraz geliştirdim. Komik komutlar ekledim. Elleri salla, kroşe, çılgın ol ... Şimdi UE yönlendiriyor bizi: heykel ol, armut topla, uyu, yüz vb. figürlerin komutlarını vererek.

Geçenlerde çok sevdiğimiz arkadaşlarımız bizi ziyarete geldiler. Dansımızı onlara da yaptık. Arkadaşımız bunun nesinden bu kadar eğlendiğimizi anlamaz halde baktı. Farkettim ki bizim çekirdek ailemizin de bir ortak dili vardı, bu dil bizi sağlam kılan unsurlardandı.

Yıllar sonra unuturuz kaygısıyla not düşmek istedim. Her zaman bir ortak dilimizin olması dileklerimle ve aileme sevgilerimle...

18 Nisan 2012 Çarşamba

Saricizmeli Mehmet Ağa Bir Gün Yazar Mutlaka

Ne kadar uzun zaman olmuş yazmayalı. Varlığım Türk Akademik hayatına hediye oldu bu zaman diliminde.

Biz görüşmeyeli neler mi oldu, Saricizmeli bolca Devlet kuramları üzerine okudu, bolca tatlıdan uzak durdu ve bu sabah itibariyle +2.5 kiloda. Aslında pazar gününe kadar +3.5 kilo idim.

Pazar sabahı baba iş gezisine bacadan bizim UE'nin elini kapıya sıkıştırması kapıdan. Neyse ki bir tırnak atımıyla kapattık sanırım bu gözlerimin önünde gelişen kötü kazayı. Acil, ortapedi, plastik cerrah koşturmacasına,  baba olmayınca uyanınca beni tutturan UE, o tutturmaya uyanan NE, uykusuz her gece yorgun ölesiye derken ayakta durmak için yediğim onca eklere, muhallebiye rağmen bir kilo daha vermişim. Sayın Karatay bir açıklama bekliyorum, leptinin l sini göremeden insülin patlatan bünye nasıl kilo verdi? Aslında yıllardan beri bildiğim mevzudur, uyuyamadığım her dönem zayıflarım. Tabi iki çocuklu bir anne için uyuyamamak gece 5 kereden fazla bölünen uyku demek. Diğerlerine bünye fena alışkın. Ya boğazından ya uykusundan kesse zayıflayacak sarıcizmeli, ama ikisine de fena düşkündür kendileri.

Yarın sabah da çıkan şu fırtına bizim işyerini uçurmamış olursa işe başlamayı planlıyorum 15 ay aradan sonra. Benden ev insanı olmaz. Çok özledim çalışma yaşantısını.

NE de görüşmeyeli beri iyice oturttu yürüme işini. Kelimeleri günden güne artıyor. Kızlar erkeklere göre daha çabuk konuşur tezi NE için de geçerli.

Abisinin ataklarından korktuğumuz için NE şu ana kadar bizim odadaydı. Ki UE ilk günden itibaren kendi odasında yatan bir bebekti. Ben işe başlayınca daha erken kalkmam gerekeceğinden ve saatin zili NE yi de uyandıracağından evde NE için düzenleme yaptık. Artık bir odası var minik kuşun. Bir de yatak aldık mı, bakalım göreceğiz 2.5 kiloyu kaç haftada vereceğiz:)) Biliyorum çok geç kaldık bu düzen için ama UEnin iki arada bir derede kardeşini sıkıştırma potansiyeli 14 aya rağmen oldukça yüksek:))

Görüşmeyeli böyle. Umarım daha bolca yazabilirim.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bahçe Duvarından Aştım...

20 kusur sene önce geldiğimizde, hep dutluk filan değildi buralar, ondan olsa gerek akıl edip bir ev kondurmuşuz. Sonradan çok değerlenmediği için arsamızı verip 5 lüks daire alamadık. Ama köylü amcaların değersiz diye damatlara verdikleri çorak araziden bir vaha yarattık tüm site halkı olarak, şimdi köylü amcaların oğulları verimli tarlalarını çapalarken tepeden bakıyorlardır bizlere, damatlarsa çorak arazileri kooperatiflere sattıktan sonra ne yaptılar bilen yok...

Önce birer birer ayıklandı inşaat artıkları topraklardan. Babam derinden kazdı bizim bahçeyi, kazamayanlar toprak getirttiler. Ne bulunduysa ekildi, biraz yeşil görünsün diye. Ne yendiyse de gömüldü toprağa. Bizimkiler bir an önce yeşersin bahçe diye ağaç fidelerini dikerken Cumhuriyet İsmail, yapmayın böyle dipdibe ekmeyin deli orman olur oralar dediğinde annemle babam (hadi annem şehir kızı da babam gene biliyor bağ bahçe) hadi canım sen de demişler. Zaman haklı çıkardı İsmail Amca'yı, 2 kavak, bir merdivenin köşesinde biten şeftali (ne de güzel meyvesi vardı, yenisi onun kadar cömert değil bize, belki de bildiğinden diğerinin başına gelen akıbeti) benim bildiğim gitti içimiz elvermeye elvermeye... Kimisi kendiliğinden giti, ceviz denendi tutmadı, vişnemiz yıllarca besleyip çekti gitti, şimdi yeni fidenin büyümesini bekliyoruz heyecanla. 2 zeytin, 1 kayısı, 1 şeftali, 1 armut, 2 incir, 1 çam, 2 de farklı erik var bahçemizde. Ki küçücük bir bahçe. Genişçe alana yayılmış sitemiz ve çevre sitelerin katkılarıyla çöl ortasında cennet oldu yöre.

Kayısımız bu sene çok verimli değil (kendimiz yedik, eşe dosta ikram ettik, bir iki kavanoz da reçel çıktı), verimli senesinde 100 kilodan fazla veriyor. Bizim bahçeye ilaç girmiyor bunu bilerek daha bir iştahla konu komşu beraberce yiyiyoruz, bolca reçeller gidiyor sevdiklerimize annemin elinden. Bir de pestili var ki, yemelere doyulmaz. UE'nin sarmasını annem günlük sarıyor. Babam su verdikçe, asma bize körpe veriyor. Sulandıkça bahçeden semizotu fışkırıyor ki biz kartalozlarına 2 milyon verip bir demet alabiliyorduk geçen sene Ankara'da. Pek çok besin elde edebiliyoruz bir sulama maliyetiyle.

Hadi gelin köyümüze geri dönelim denemediğine göre, çöpe giden meyve çekirdeklerinden hazine arazilerinde meyve ağaçları yetiştirmeyi düşünen belediye var mı Türkiye'de?

30 Haziran 2011 Perşembe

THY Ece Temelkuran'I dinlesin mi?

Sosyal medyada kıyametleri koparan
"Havayollarında "silent flight" diye bir uygulama olsa. Ekstra ücret ödeyerek çocuksuz ve sessiz uçaklara binebilsek... İyi olmaz mı ey THY!" cıvıltısına siz nasıl bakıyorsunuz?

27 Haziran 2011 Pazartesi

300 kelimeyle mi konuşuyorum ne?

Bir hafta içinde 4 yeni kelime öğrendim.
Kobalak, torlak, ferma, evlek.

Bahçeyi belleyen babam, bir evlek yerim kaldı geliyorum derken (mecaz tabiii:))
Tuvalet eğitimi konusunu soran komşu teyze UE yi torlak gezdirmemi önerirken
Bahçedeki kedi kuş yakalamak için fermaya yattığında
UE bisikletine kobalak taktığında öğrendim bu kelimeleri...

Bazen çok kısıtlı yaşayıp çok mu kısıtlı konuşuyoruz?

Bu arada UE dilimize yepyeni bir kelime ekledi siyah biber (patlıcan);)

27 Mayıs 2011 Cuma

Aşk Tesadüfleri Sever...

Av Mevsimine gittiğimizde, tanıtımını görmüştük Aşk Tesadüfleri Sever'in. 4 Şubat'ta sinemalardaydı. Gene erken doğurmazsam gidelim mi demiştik. Bu sefer erken doğurmadım ama, kalp çarpıntılarım, UE ile vakit geçirelim derken gidemedik.

Geçtiğimiz haftasonu UE ve babası dışarı çıkarlarken siparişi verdim.
Ve çocukların uykusunu fırsat bilip, tezi bugün filmle aldat dedim ve seyre başladım. Bu sene o kadar çok Ankara'da geçen film, kitap, dizi izliyor ve okuyorum ki nedir bu diyorum:)) (Hiç de filmdeki gibi güzel bir şehir değil benim nazarımda Ankara. Bir şehrin güzellikleri yoksa onu 2 şey güzel kılar: ilki şehirdeki dostlarınız diğeri de bakış açısı ve ışık:))

Amerika'da Central Park'ta bizim patrona tesadüf ettiğim günden beri, tesadüflere hiç hadi canım sende demedim. Hadi canım sende diyenlerdenseniz, film rahatsız edici gelebilir. Ben çok sevdim filmi. Sonu da etkileyiciydi.

Filmde bir söz vardı. Diyordu ki, çerçevelerin belli olsa da önemli olan o çerçevenin içine hangi resmi koyduğundur. Çerçevem çok belli. Anne şevkati ve emeğine çok muhtaç 2 bebek. Onlara bağımlı bir ev yaşamı. Ama çerçevemin içine öyle güzel resimler koydum ki bugün. Öğlen çok sevdiğim iki arkadaşımla enfes sohbet, üstüne film keyfi, ardından çocukları babaya bırakıp komşularımla dışarı gece kahvesi...

Kendimizi Ege'nin kollarına atmamıza da çok az kaldı. Aklıma Tarancı'nın şiiri düşüyor.

... Elimi uzatsam kahve fincanı dudaklarımdadır.
...Çember çeviriyorum çocuklarla beraber Elime çember almadan.

... Şayet ölürsem,

Helallaşmaya vakit kalmadan,

Hatırdan çıkarmayın beni;

Dünyaya benden selam olsun,

Her nefes alıp verişiniz.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Valizi çıkarttım...

Kardeşim 19 mayısta yazlığa giderken göndermeye başlıyorum. Ne de olsa kalabalık olarak yazı orada geçireceğiz. Bir kerede herşeyi götürmek zor (park yatak, bebek tartısı, bebek arabası büyük bölümü kapkayacak zaten). İndirdim bugün valizleri.

Yazlık yolcusu kalmasııın...

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Özen...



Bana kendimi özel hissettiren insanların yanında daha bir mutlu oluyorum, herkes gibi. Geçen hafta böyle özel hissettirenlerden bir çifte kırk uçurduk. UE'nin kırk uçurmasından sonra almışlar resimdekileri. İçlerine mi doğdu nedir bir kızım bir oğlum olacağı. UE'nin şeker sanıp yeme girişimlerinden zor kurtardığımzı yumurtalar, NE'nin ve UE'nin anı kutularında yerlerini alacaklar, teyze ve dayılarının onlar için düşündükleri pek çok şey ve beraber geçirdiğimiz güzel anlarla beraber.

Sizi çok seviyorum güzel arkadaşlarım. Özenciniz kadar uzun ve güzel olsun ömürleriniz...

22 Nisan 2011 Cuma

Kahvesi güzel, kendisi özel hatuna...


Senin kadar hiç kimse bu kadar güzelini yapamıyor...
Belki de yapıyordur, ama bu kadar içime dokunmuyor...
Bu kadar arkamda olduğunu bilmek ferahlatıyor, ferah gülüşlerimin ardında senin desteğin yatıyor...
Günler nasıl bir hızla akıyor, bu sene önümde bahar ayrı bir coşkuyla bitiyor...
Güle güle git, peşinsıra geleceğim, uzakta olsan bile varlığın hep yanımda bunu bilmek yetiyor...
Seni seviyom:))

16 Nisan 2011 Cumartesi

1. ve 2. Lohusalık dönemleri

1. Lohusalık dönemi:

Alt değiştirme, kucağında tutma, emzirme, gaz çıkarma dünyanın en zorlu işleridir.

Banyo mevzuna pek bulaşmak istemezsin. Zaten bu iş büyükannelerin görevi olarak toplumsal genlerimize işlemiştir, çok da dert etmezsin.

Koca 1. lohusalık döneminde boşanmazsa, bir daha boşanmaz diye düşünürsün. Koca koca, lohusa sensen al çocuğu emzir, lohusa bensem kaprisleri ben yapayım dersin.

Çocuk bakmak ne zor iş diye düşünürsün.

Anneni daha sık anımsar, hatta anlarsın.

Bebek ağlar da duymazsam diye dertlenirsin.

Kilolarım gidecek mi sorusu aklını kurcalar, kurcalanmaktan karıştığından olacak aklın dolaptan ne alsam da yesem diye düşünür +4 kiloya rağmen.

Bebekle kaliteli zaman geçirmekten katılırsın.

Bebek uyuduğunda asla uykun gelmez.

Bebeği kimselere vermek istemezsin.

Mikrop kapar diye ödün patlar.

Gelenekten kaçar, habire okur öğrenirsin.

Herşeyi en iyi yapmaya çalışırsın, acemisindir, tadını çıkaramazsın.

2. Lohusalık dönemi:

Alt değiştirme, kucağında tutma, emzirme, gaz çıkarma konusunda şifre verilmiştir, sıralarsın çakışan şıkkı işaretlersin, şıklar çakışmazsa da dert etmez "a" şıkkını seçer yola devam edersin.

Banyo meselesi gene gözünde büyümektedir. Gene büyükanneler bu işi halleder. Ama ben büyükanne olduğumda ne halt edeceğim sorusu beyni kemirmektedir. Bu büyük dert büyükanneye iletildiğinde, sen de hemşire ayarlarsın cevabını alıp derin bir oh çekersin.

2. lohusalık döneminde tüm vakit 2 çocuk arasında bölüşüldüğünden, kocaya çemkirebilecek vakit kalmamıştır. Anaçlık tepeye vurduğundan, yazık onun da dünyası hızla değişti diye düşünürsün.

Çocuk bakmak ne kolay işmiş anlamış olursun, 2 çocuk bakmanın ne zor iş olduğunu düşünürsün. 3 çocukluların da 2 çocuk bakmanın ne kolay olduğunu düşündüğünü düşünür, halinden mutlu olursun. Dedim ya, anaçlık tepelerdedir, bir olgunluk gelip çökmüştür.


Anneni daha sık değil daima anımsar, hatta anlarsın.

Büyük olan ben uyurken gelip ufaklığa zarar verirse diye kara kara düşünürsün.

Kilolarım gidecek mi sorusu aklını kurcalar, kurcalanmaktan karıştığından ve geçen seferden kalan arazdan olacak aklın dolaptan ne alsam da yesem diye düşünür +6 kiloya rağmen.

Bebeği hemen uyutsam da büyüğe vakit ayırsam diye çabalarsın.

Bebek uyuduğunda asla uykun gelmez. Ama yaşlandığından belki de;) az uyku yeter.

Azıcık alsınlar bebeği diye gözlerinin içine bakarsın.

Büyük varken mikrop kaptırmamanın olanaksız olduğunu kavramış, gönül huzuruna ermişsindir.

Artık gelenek sensin. Kitap okuyacaksan güzel bir roman seçersin.

En iyisinin sevgi olduğunu öğrenmişsindir, deneyimlisindir, tadına varırsın.

Var mı başka ekleyen?

14 Nisan 2011 Perşembe

Buyrun Hülya'nın Tükkana...


Ben kadının düşünen, çabalayan, girişen, didinenini severiiim.

Üstüne bir de ay gibi bir gülüş ve de mizah anlayışı varsa tadından yenmez;)

Sevdiğim kadınlardan, adına Akrostişler yazdığım Hülya, işi büyüttü. (Bunlara ilişkin linkleri eklemeyi pek isterdim, ama 2 çocuklu kadınım ben).

Hamile bandını kullandım pek memnun kaldım. Bakın bakalım siz nelerden memnun kalabilirsiniz...

9 Nisan 2011 Cumartesi

Kahve Dünyası, Dünyam Kahve...


Bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı var, ne de doğru sözdür benim için.

Kahvenin kültür olduğu bir aileden geliyorum. Günde en az bir kez türk kahvesinin piştiği, komşuların birbirine sabah kahvesi içmeye gittiği, falların kapatıldığı, şarkılı türkülü içki sofralarının işkembe çorbası ve kahveyle sonlandığı, bir neskafe ile sınavlara çalışılan günler çocukluğumdan, gençliğimden kesittir.

Babam Almanya'dan bir filtre kahve makinesi getirdi etrafta daha bilinmezken ortaokul yıllarımda. Kahve dünyama filtre kahve de eklendi. Gün oldu filtre kahve olmadı Balıkesir ilinde, türk kahvesini damıttım, güzel bir bahar öğlenine keyif katmak için, anneyle babanın evde olmadığı, gençken pek kıymetli olan o yalnızlık zamanlarında...

Sonra Ankara'ya geldim, soğuk kışlara. Sıcak dostluklar kurdum. Ama bilmiyorlardı kahve keyfini. Yıllar geçti, o dostlarım da kahve dünyama katıldılar zevk alarak kahveden.

İlk doğumumdan sonra, bu sefer hiç de keyifli değilken evde yalnızlık, bir fincan kahve ve kırkikindi yağmurları günümün keyfi oldu.

Hamileliklerimde doktorum 5 fincan kafein hakkı verdiğinde, mutlaka birini kahveye ayırdım. Kızdım garsonlara az şekerli istediğim kahve şekerli geldiğinde, bir kahve hakkım var epi topu diyerek....

Kahvede de seçici oldum, keyif anlarımı süsledim, şekeri olmasın istedim tadını tam alabilmek için, türk kahvesiyse azıcık şeker olsun dedim, uzuuuun uzuuun pişsin istedim. Her pazar oğlumu uyuttum, kekimi pişirdim, kahveyle ana kız yekpareliğimize kahve keyfi ekledik.

Dışarıdaysam genelde tercihim Kahve Dünya'sıdır. Kahvelerini, ortamlarını, sunumlarını, fikirlerini, lezzetlerini seviyorum. Ve uzun zamandır eve aldığım kahve de Kahve Dünyası.

Bugün kırk uçurmaya gittiğimizde, kardeşim Kahve Dünyası'nın kahvesi ve lokumlu bitter çikolatalarını hediye etti bana. Kırk yıl hatrı olacak bu kahvenin. Ve biz ailenin kızları, toplanacağız masanın etrafına, çok sohbetler edeceğiz, çok dertler paylaşacağız, belki teyzesi NE'yi alıp önce Kahve Dünyası'nda bir kahve içecek sonra sinemaya gidecek, belki NE ilk buluşmasını Kahve Dünya'sında yapacak.

Seneler önce bugün, kardeşim ben yapmışım numarasıyla kahveleri pişirmişti mutfakta,
seneler sonra bugün bana kahve hediye ediyor gene özel bir günde...

Benim için hoş lezzet olan Kahve Dünya'sı, bir kırk uçurma anısı olarak da kırk yıl hatırlanacak, hatırı olacak.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Doğuma Evren de Girsin...



Kargodan üç kitap düşmüş biri UE'nin, biri NE'nin biri de Annelerinin başına...

Evren bizi şımarta şımarta, mahçup ede ede bitiremedin.

Nasıl nasıl sevindik bilemezsin.

İnceliğe bakar mısınız, UE liste verdi diye uzunlu boyun barındıran kitabı bulmuş göndermiş.

Rahatlatıcı etkisi, sevgisi, şefkati, ilgisi bana ne, bana ne, ben Evren'i de isterim doğumumda...

10 Şubat 2011 Perşembe

Mutluluktan erime haftası...



UE'nin M. teyzesi, 1. yaşgününe yetişsin diye başlayıp 2 yaş 3 aylıkken tamamlamış el emeği göz nuru bu güzel hediyeyi. M. Teyzesi'nin dilediği gibi UE'nin bu yelkenli kadar özgür bir birey olduğunu, M. teyzesiyle birlikte görmek de benim dileğim. Biliyorum ki, M. teyzesi UE'nin hayatında yelkenlinin yakınındaki fener gibi hep yakın ve de yol gösterici olacak. Benim hayatımda çoğu kez ondan çok şey öğrendiğim, çoğu kez kendime örnek aldığım, iyi ki var dediğim gibi UE'nin hayatında da olacak.

(Ne arada başladın el emeği göz nuru işlerine? Ben de dikiş makinesi mi alsam heveslerindeyim, böyle şeyler beceremezsem diye heveslerim yıkıldı şimdi:))


Yıllar önce doğumgünümde bana masal yazıp, resimleyip bastırdığında ömrümde aldığım en güzel hediyelerden birini aldığımı biliyordum... Şimdi teyze oğluma da en kıymetli hediyelerinden birini verdi.



Ne kadar şanslıyım, bu kadar özel arkadaşlarım var. Ben bu hafta mutluluktan eridim de eridim.

Pinkim, özenlisin, düşüncelisin, eğlencelisin iyi ki benim biricik arkadaşımsın. Seni seviyorum, denizler kadar...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Camların Arkasındaki Huzur...

Deli Anne yazmış, bir pencereye bakıp da içeridekileri zihninde canlandırdığını. Taaa, ünivesite yıllarıma götürdü beni. Beytepe'ye yurda dönerken (ki bende yurt anılarım sevgi doludur) cumartesi ya da cuma akşamları genellikle Anıttepe'de ışığı yanmış evlere bakardım. İçerdekileri hayal etmeye çalışırdım.

Bizim ders çalışma düzenimize göre oturtulmuş misafir düzenine göre cuma ya da cumartesi akşamları ya misafirliğe gitme, ya misafirlerin gelme akşamıydı. Cuma akşamları benim dersanem olurdu, lise son yıllarımda palazlanmaya başlayan Süper Baba sonrasında Baba Evi dizileri cuma akşamları... Annemin pek kimsenin aynı lezzeti tutturamadığı muska böreklerinin, limonlu ya da portakallı kekinin (anne keki gibisi olmaz, bundan her pazar evi kek kokusuyla donatmalarım, kek değil sevgi sunumu, kaşığın içindeki değil sapındaki sevgi) kokusu girer girmez karşılar. Ya dizi seyri, ya gelen misafirlerin coşkusu (Ne kahkahalı olurdu annemlerin toplantıları.. Biz rkadaşlarımızla bir araya gelince o kadar gülemiyor muyuz artık?) Misafir gelince bolca odada yanardı lamba. Salonda, mutfakta, çocuk odasında, koridorda. Baktığım evin ışıkları bolcaysa kesin hükmederdim kalabalık ve coşkulu bir akşam olduğuna. Girivermek isterdim bir ucundan usulca...

Yıllar sonra Çetin Altan'da okumuştum, Galatasayar'a evci çıkışı dönüşünde o da bakar ve hayaller kurarmış camlar üzerinden.

Geçen seneydi, koskoca cumartesi kaçamağım bir markete kadar gidivermek olsun istemiştim. Ben çıkasıya hava kararınca, beyceycizime yaptırdığım köpüklü kahvemi balkonda içmiştim, soğuk havada paltomu giyerek. İçerisini seyretmiştim. Babası ve UE. Günün tantanasında farkedemediğim kadar sıcak görüntüydü.

Demem o ki, arada başka evlerin camlarından, arada kendi evimizin camından usulca süzülmek gerek. Ev körlüğü oluyor insan içinde ola ola, nasıl bir mutluluk ve huzur var içerilerde, arayanlara, bazen çok ortalıkta bazen biraz derinlerde...