Mutfakta işlenirken televizyonun açık olmasını hep severim. Türküleri daha da bir severim. Türkçeye hayranlığının alt dalıdır türkülerimiz. Az önce de Hanım'ın Çiftliği eşliğinde bulaşıkları topluyordum. Muzaffer öldü. Ve fonda Mamoş çalmaya başladı. Bu benim ilk önce Erkan Oğur'un o meltem sesinde duyduğum bir türküydü. Sonra Ahmet Kaya'nın iç titreten versiyonunu dinledim.
Türkünün hikayesi şöyle:
"Elazığ'ın koca Mustafa Paşa mahallesinde oturan Bekir hoca'nın genç ve güzel bir karısı vardır. Bekir hoca Harput'ta namusuyla ve iyiliğiyle tanınan yumuşak başlı temiz bir insandır. Karısı ise gençliğin verdiği tecrübesizlikle evli olduğu halde komşularından, soylu bir aileden olan genç, yakışıklı Mamoş (Mehmet) ile ilişki kuracak kadar toydur daha. Mamoş'la Bekir hoca'nın karısı arasındaki sevgi gittikçe alevlenir. Etrafta bunu sezmeye başlamıştır. Fakat sevdalılar buna rağmen her şeyden habersizdirler. Fırsat buldukça buluşur, konuşur, sevişirler. Bekir hoca bunun neye varacağını hesaplamaktadır.
Bir gün karısına Harput'a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Bu fırsattan yararlanan genç kadın Mamoş'u eve davet eder, yerler içerler, eğlenirler. Bekir hoca ise Harput'a gitmemiştir. Karanlık basınca eve gelir ve sessizce kapıyı kendi anahtarıyla açar, sevdalıların bulundukları odaya gelir. İçerden onların eğlenceli çığlıklarını duyar, tabancasını çekerek odaya girer. Girer girmez tabancasını ateşler Mamoş'u kalbinden, karısını da ağzından vurarak öldürür. Bu olaydan sonra Bekir hoca zaptiyeye teslim olur. Adli bir heyetin eve gelip olayı yerinde incelemelerinden sonra duruşma sonunda Bekir hoca beraat eder."
Bu güzel türküleri yakan incelikli millete ne oldu böyle? Bedri Rahmi ne zaman bir köy türküsü duysa şairliğinden utanırdı. Bense inceliklerimizi kaybetmemizden utanıyorum bazen. Genç kadın yaşlı erkek evliliğinde, kadının yaptığını toyluk olarak görüp, ardından yaktığı türküde Bekir Hoca'ya isyan eden halk, ne zaman baba dayağını polise bildiren kızı diri diri gömer oldu? İşin en beteri, böyle haberler peşpeşe film gibi gözlerimizden geçer, biz de umursamaz olduk? Di kalk Mamoş di kalk, tabip getir imdada koş!
Ben gidip biraz Erkan Oğur dinleyeyim...
Pencere'den bir taş geldi,
Ben sandım ki Mamoş geldi.
Uyan Mamoş, uyan uyan,
Başımıza ne iş geldi.
Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.
Penceresi yeşil yaprak,
Mamoş giyer kara kapak.
Kör olasın Bekir hoca,
Yatağımız kara toprak.
Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.
Pencere'nin önü çardak,
Rakı içtik bardak bardak.
Körolasın Bekir hoca
Koymadın ki murat alak.
Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.
Evlerinin ardı kavak,
Yağmur yağar ufak ufak.
Kör olasın Bekir hoca,
Ağzımdaki kurşuna bak.
Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk.
Dışkapıyı araladın,
Ah bahtımı karaladın.
Kör olasın Bekir hoca,
Mamoş'uda yaraladın.
Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk.
Mamoş paltonu tutayımmı?
Hayrın için satayımmı?
Mezarında boş yer varmı?
Ben'de gidip yatayımmı?
Eyvah Mamoş, eyvah Mamoş
Tabib getir imdada koş.
9 Nisan 2010 Cuma
30 Mart 2010 Salı
Bilanço : Bir kırık omuz, bir şişmiş baş, bir şaşakalmış kadın.
Tarih: 29.03.2010
Yer: Ankara'da bir ev
Olay: Saatleri ayarlama enstitüsü, saatleri bir saat ileri alır. Baharın gelişinin müjdecisi bu gelişme anneyi pek sevindirir. Lakin UE bu duruma uyum sağlayamaz. Saat 8:30 olmasına rağmen mışıl uykulardadır. Bir önceki hafta çıkan 3 diş, uykusuz geceler tatlı uykulu sabahlar nedeniyle işe bolca geç kalınmıştır. Daha fazla geç sayısını arttırmamak için UE'nin tatlı uykusu bozulur. UE'nin her sabah yarım saat yatakta kahvaltı keyfi vardır. Keyif sonunda UE yatakta babasının yanında bırakılır, yan odadan çorapları alınıp gelinecektir.
Olay Örgüsüne Katkısı Olması Amacıyla:
Herkes çocuk yataktan bir kere düşmeden büyümez der. Anne aklından geçirir, "eferin len bize düşürmedik şaşırmadık çocuğu" der. Zaten düşmemesi için çocuk asla yüksek bir yerde bırakılmaz, ağlasa bile yere indirilir, babası ben gidiyorum dikkat et denir.
Ama olacak ve öleceğe çare yoktur. Babanın gözleri UE'ye dikili olduğundan ne UE yataktan indirilir, ne de babaya uyarıda bulunulur.
Oysa ki baba masaldaki dev gibidir. Gözleri açıkken uyumaktadır. Ya da kimbilir tezinin hangi safhasını aklından geçirmektedir. UE'nin anne tarafından yatakta ona bırakıldığının farkında bile değildir. Dolaptan gömleğini almaya gider.
Tırın tırın tırııın...
Anne çorapları bir koşuda alıp gelir. Bir de ne görsün, UE yataktan aşağı doğru başını eğmiştir. Atlaması an meselesidir. Anne panik olur. En ortalığı velveleye veren ses tonuyla hızla ve panikle isim isim isim diyerek babaya seslenir. Baba her zaman iyi bir eşlikçidir. Paniğe hemen dahil olur. Hışımla fırlar. Bu arada boş zamanlarında adam kaydıran yağcıbedir çizgi filmlerdeki gibi babanın ayakları altından kayar. Baba dengesini kaybeder ama yatağın üzerinden atılıp UE'yi bacağından tutmayı başarır. Bu başarıyla UE'nin ya hızı kesilmiş ya da dengeli bir düşüşten alıkonulmuştur. (Bu konu bilinmemekle berebar, ilk seçeneğin olmuş olduğu düşünülüp gönüller ferahlatılmaktadır. ) Baba görevini yerine getirdikten sonra sağ omzu üzerine yere çakılmak suretiyle omzunu kırar.
Tarih: 30.03.2010
Yer: Ankara'da bir ev
Gelişmeler:
UE’nin kafasında kocaman bir şiş,
İlk hali kocaman bir ceviz imiş,
Lasonil jeli sürdükçe gösterir iniş.
Babanın kolunda bir askı,
Budur onun tüm işleri yapmamaya karşı kaskı,
Der ki içinden, yapsam tüm işleri olmasa kolumda bu ağrılı baskı.
Anne , anladı ki baba hayatta ona büyük destek,
Evde var iki erkek,
Giydirip yediriyor onları tek tek,
Araba kullanmasını pekiştiriyor vesileyle, buna sevinebilir bir tek.:))
UE alnında kocaman ceviziyle, olaya ilişkin tüm izleri silmiş legolarıyla oynar. Dedesi sorar, nereye çarparsan kafan acır UE? UE sehpa köşesini, sehpa kenarlarını ve kapıları gösterir. Anne sorar siz nereye düştünüz, UE Legolarına döner. Baba sorar koluma ne oldu UE? UE gene legorıyla oynar. Olay anı yukarıda anlattığım kadar neşeli tınılar barındırmıyordu ne yazık ki. Yatağın bir ucuna düşmüş ağlayan UE, diğer ucunda tutamadım diye inleyen baba (babalık işte), ne dediğini bile hatırlamayan ama hangisine ne oldu korkusundan ağzının birden kuruduğunu çok iyi hatırlayan anne. UE bu görüntülerle uğraşmayı istemiyor sanırım.
Bu ilk düşüş anımızda, OIP'nin kulakları çınlasın, bloga koyacak bir fotograf çekemedim ya! Hadi orda aklım ermedi, bari acil serviste uyansaydım:))
Kazasız günler dileklerimle...
Yer: Ankara'da bir ev
Olay: Saatleri ayarlama enstitüsü, saatleri bir saat ileri alır. Baharın gelişinin müjdecisi bu gelişme anneyi pek sevindirir. Lakin UE bu duruma uyum sağlayamaz. Saat 8:30 olmasına rağmen mışıl uykulardadır. Bir önceki hafta çıkan 3 diş, uykusuz geceler tatlı uykulu sabahlar nedeniyle işe bolca geç kalınmıştır. Daha fazla geç sayısını arttırmamak için UE'nin tatlı uykusu bozulur. UE'nin her sabah yarım saat yatakta kahvaltı keyfi vardır. Keyif sonunda UE yatakta babasının yanında bırakılır, yan odadan çorapları alınıp gelinecektir.
Olay Örgüsüne Katkısı Olması Amacıyla:
Herkes çocuk yataktan bir kere düşmeden büyümez der. Anne aklından geçirir, "eferin len bize düşürmedik şaşırmadık çocuğu" der. Zaten düşmemesi için çocuk asla yüksek bir yerde bırakılmaz, ağlasa bile yere indirilir, babası ben gidiyorum dikkat et denir.
Ama olacak ve öleceğe çare yoktur. Babanın gözleri UE'ye dikili olduğundan ne UE yataktan indirilir, ne de babaya uyarıda bulunulur.
Oysa ki baba masaldaki dev gibidir. Gözleri açıkken uyumaktadır. Ya da kimbilir tezinin hangi safhasını aklından geçirmektedir. UE'nin anne tarafından yatakta ona bırakıldığının farkında bile değildir. Dolaptan gömleğini almaya gider.
Tırın tırın tırııın...
Anne çorapları bir koşuda alıp gelir. Bir de ne görsün, UE yataktan aşağı doğru başını eğmiştir. Atlaması an meselesidir. Anne panik olur. En ortalığı velveleye veren ses tonuyla hızla ve panikle isim isim isim diyerek babaya seslenir. Baba her zaman iyi bir eşlikçidir. Paniğe hemen dahil olur. Hışımla fırlar. Bu arada boş zamanlarında adam kaydıran yağcıbedir çizgi filmlerdeki gibi babanın ayakları altından kayar. Baba dengesini kaybeder ama yatağın üzerinden atılıp UE'yi bacağından tutmayı başarır. Bu başarıyla UE'nin ya hızı kesilmiş ya da dengeli bir düşüşten alıkonulmuştur. (Bu konu bilinmemekle berebar, ilk seçeneğin olmuş olduğu düşünülüp gönüller ferahlatılmaktadır. ) Baba görevini yerine getirdikten sonra sağ omzu üzerine yere çakılmak suretiyle omzunu kırar.
Tarih: 30.03.2010
Yer: Ankara'da bir ev
Gelişmeler:
UE’nin kafasında kocaman bir şiş,
İlk hali kocaman bir ceviz imiş,
Lasonil jeli sürdükçe gösterir iniş.
Babanın kolunda bir askı,
Budur onun tüm işleri yapmamaya karşı kaskı,
Der ki içinden, yapsam tüm işleri olmasa kolumda bu ağrılı baskı.
Anne , anladı ki baba hayatta ona büyük destek,
Evde var iki erkek,
Giydirip yediriyor onları tek tek,
Araba kullanmasını pekiştiriyor vesileyle, buna sevinebilir bir tek.:))
UE alnında kocaman ceviziyle, olaya ilişkin tüm izleri silmiş legolarıyla oynar. Dedesi sorar, nereye çarparsan kafan acır UE? UE sehpa köşesini, sehpa kenarlarını ve kapıları gösterir. Anne sorar siz nereye düştünüz, UE Legolarına döner. Baba sorar koluma ne oldu UE? UE gene legorıyla oynar. Olay anı yukarıda anlattığım kadar neşeli tınılar barındırmıyordu ne yazık ki. Yatağın bir ucuna düşmüş ağlayan UE, diğer ucunda tutamadım diye inleyen baba (babalık işte), ne dediğini bile hatırlamayan ama hangisine ne oldu korkusundan ağzının birden kuruduğunu çok iyi hatırlayan anne. UE bu görüntülerle uğraşmayı istemiyor sanırım.
Bu ilk düşüş anımızda, OIP'nin kulakları çınlasın, bloga koyacak bir fotograf çekemedim ya! Hadi orda aklım ermedi, bari acil serviste uyansaydım:))
Kazasız günler dileklerimle...
27 Mart 2010 Cumartesi
Sene-i Devriye ve Göz Kontrolü
Sevgili blogger, bana tüm dünyaya ulaşma imkanı verdiğin için çok teşekkürler. Bir senedir, okurlarıma böylelikle ulaşabiliyorum:P
Görüşmeyeli neler oldu, öncelikle UE bir sosyal patlama yaşamakta. Geçen cumartesiden bu yana, 6 gitme-gelme olayı yaşadı. Yarın 7. sine ulaşacak. En son kar yağdığında a-aa diye şaşırmıştı, sanırım yarın ikincisi gelecek şaşırmaların:P İletişim frenimiz boşaldı, biri bizi durdursun.
Sağ demiştim geçen yazımda (hala sağımı solumu karıştırırım, gene karıştırdım) konu üzerine detaylı çalışmalar yapıp, onun sağı benim nerem eşleşmesini bitirince farkettim ki sol alt köpek dişiymiş gelen. Onun hemen arkasından sol üst köpek de hov hov dedi. Bir gece ateşlendi, 39.5 gördük, dişe vermemiştim ama dişmiş galiba. Sonraki iki akşamdır da uyanıp (ilk akşamını uyku düzeninin şaşmasına vermiştim) 2 saat durmaksızın ağlayıp sızlayan UE'nin derdinin, sağ üst azı olduğunu da bu sabah anlamış bulunmaktayız. Azı azı, daha da çekemem bu nazı! 11 diş ile oturumu kapatmış bulunmaktayız.
Yeni numaralarımız, süpürge çalışınca kulaklarını tıkıyor.
Evimizin dış kapısını açmayı başardı, kilitsiz bırakmamak lazım.
Kahve fincanını boş içerdi, maymun gözünü açtı benimkine de koyun diyor, neyse ki suyla avunuyor daha.
Süte düt diyor, Suya da dû, s'lerle sorun mu var ne:)
Yürürken merdivenlere rastladığımızda ya da aklımıza estiğinde ellerinden tutup azıcık havada götürüp kuş kuş kuş yapıyoruz. Bayılıyor.
Yeni bir oyun keşfettik, anne baba döngüsüne cevap bekliyor son 3 haftadır. Çok net söylemesine rağmen arada şımarıyor, anne yerine an deyip bırakıyor ya da hızlıca anın diyordu. Oyuna çevirdik. O ne kadar az hece söylese ben o kadar az heceyle cevap veriyorum. Ef, efen gibi. Net söylediğinde Efendim diyorum. Yutarak söylemişse ben de yutarak cevap veriyorum. Uzatarak söylemişse ben de uzatarak söylüyorum. Bu oyun en favorimiz şu aralar. Bunun babalı versiyonunu da babasıyla oynuyor.
Rutin kontrol için göz doktoruna götürdük. 2 ve 5 yaşlarda yapılıyormuş rutin kontrol. Bu yaşlarda bütün çocuklar hipermetrop olurmuş. Hiç şaşmadım bizim görmekte zorlandığımız uzaklardaki uçaklar, kuşlar, köpekler hiç gözünden kaçmıyor. Göz doktorumuz Kuğulu Park'ın çarprazında. Bu arada gebelik sonrası göz kontrolü de önemliymiş. Gebelikte preeklampsi ve göze hasarına ilişkin değerlendirme yapılıyormuş. Bir kuğulu keyfi yaparız dedik ama uyuyayazdı.

Ateşlenince, yazlıklar fora...

Mert'le nasıl yapsak da balkona çıksak planları yaparlarken..

Kuğulu Park hayalleri bir başka bahara mı kaldı?

Çok gezdik bea, hele bugün iki kapı yaptık, eve gitsek de bir aykkalarımı çıkarsam.
Görüşmeyeli neler oldu, öncelikle UE bir sosyal patlama yaşamakta. Geçen cumartesiden bu yana, 6 gitme-gelme olayı yaşadı. Yarın 7. sine ulaşacak. En son kar yağdığında a-aa diye şaşırmıştı, sanırım yarın ikincisi gelecek şaşırmaların:P İletişim frenimiz boşaldı, biri bizi durdursun.
Sağ demiştim geçen yazımda (hala sağımı solumu karıştırırım, gene karıştırdım) konu üzerine detaylı çalışmalar yapıp, onun sağı benim nerem eşleşmesini bitirince farkettim ki sol alt köpek dişiymiş gelen. Onun hemen arkasından sol üst köpek de hov hov dedi. Bir gece ateşlendi, 39.5 gördük, dişe vermemiştim ama dişmiş galiba. Sonraki iki akşamdır da uyanıp (ilk akşamını uyku düzeninin şaşmasına vermiştim) 2 saat durmaksızın ağlayıp sızlayan UE'nin derdinin, sağ üst azı olduğunu da bu sabah anlamış bulunmaktayız. Azı azı, daha da çekemem bu nazı! 11 diş ile oturumu kapatmış bulunmaktayız.
Yeni numaralarımız, süpürge çalışınca kulaklarını tıkıyor.
Evimizin dış kapısını açmayı başardı, kilitsiz bırakmamak lazım.
Kahve fincanını boş içerdi, maymun gözünü açtı benimkine de koyun diyor, neyse ki suyla avunuyor daha.
Süte düt diyor, Suya da dû, s'lerle sorun mu var ne:)
Yürürken merdivenlere rastladığımızda ya da aklımıza estiğinde ellerinden tutup azıcık havada götürüp kuş kuş kuş yapıyoruz. Bayılıyor.
Yeni bir oyun keşfettik, anne baba döngüsüne cevap bekliyor son 3 haftadır. Çok net söylemesine rağmen arada şımarıyor, anne yerine an deyip bırakıyor ya da hızlıca anın diyordu. Oyuna çevirdik. O ne kadar az hece söylese ben o kadar az heceyle cevap veriyorum. Ef, efen gibi. Net söylediğinde Efendim diyorum. Yutarak söylemişse ben de yutarak cevap veriyorum. Uzatarak söylemişse ben de uzatarak söylüyorum. Bu oyun en favorimiz şu aralar. Bunun babalı versiyonunu da babasıyla oynuyor.
Rutin kontrol için göz doktoruna götürdük. 2 ve 5 yaşlarda yapılıyormuş rutin kontrol. Bu yaşlarda bütün çocuklar hipermetrop olurmuş. Hiç şaşmadım bizim görmekte zorlandığımız uzaklardaki uçaklar, kuşlar, köpekler hiç gözünden kaçmıyor. Göz doktorumuz Kuğulu Park'ın çarprazında. Bu arada gebelik sonrası göz kontrolü de önemliymiş. Gebelikte preeklampsi ve göze hasarına ilişkin değerlendirme yapılıyormuş. Bir kuğulu keyfi yaparız dedik ama uyuyayazdı.
Ateşlenince, yazlıklar fora...
Mert'le nasıl yapsak da balkona çıksak planları yaparlarken..
Kuğulu Park hayalleri bir başka bahara mı kaldı?
Çok gezdik bea, hele bugün iki kapı yaptık, eve gitsek de bir aykkalarımı çıkarsam.
22 Mart 2010 Pazartesi
17. ay hoşgeldin...
Çok önemli işler beceriyorum, dilime tikkat!
Sağ üst köpek dişim çıktı, diğerleri de kabark, iştahım yok, gözlerimden anlaşıldığı üzere gündüz uykularım az. Öyle fermuarımla kendi kendime oyalanıyorum işte...
Şu dişlerimi bir çıkartayım, dinlenmek için tatile gitmeyi planlıyorum. Bakalım görmediğimiz nereler var. Gördüğümüz nereler mi var deseydim acaba;)
Annem beni uyuttu, arkadaşlarıyla kahve içmeye gidiyor, acaba uyanıp ağlasam mı?
Not: Fotograf makinemizin saati bir saat ileri, geri almaya uğraşmıyorum:)
Bu arada geçmiş ekinoksunuz, şiir gününüz kutlu olsun. Aziz Nesin'den ...
Arkadaşım Badem Ağacı
Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Acarsın çiçeklerini ..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya
18 Mart 2010 Perşembe
Bizde durumlar nasıl?
Özgür Anne anlatmış, sonra da sormuş sizde durumlar nasıl diye.
Karı koca doktora yapan bir çift olduğumuz için, bizim UE öncesi gezme hayatımız da çok parlak değildi. Ama gene de yurt içi dışı geziler, benim iş seyehatlerim olurdu.
Ama çanak çanak, kütahya porselenli, üstüne türk kahveli akşamlarımız bolca olurdu.
UE sonrası Balıkesir(2) - Dikili (2) - İstanbul (1) gezmeleri dışında (ki hepsi de bir yaş öncesiydi) Ankara'yı mesken tuttuk. İyi ki gezemiyoruz değil mi:)) Arabanın kilometresi çoştu:P
Bir yaş öncesi çocukla, ev ortamı dışında gezme bana hiç akıl karı gelmiyor. Kamp hayatımız var bir 8 gün kadar. Odada yemeğini hazırlayacağız, düzenini bozmayacağız diye telef olduğumuz.
Bir yaş sonrası çocukla da, 3 ana 2 ara öğün 2 ya da bir gündüz uykusundan ne arada fırsat bulunup gezilebileceği denklemini de ben henüz çözemedim.
UE doğduktan sonra lohusalık günlerinde ananesine teslim edip, çokça kahve içmeye kaçıyorduk. Bu bilhassa bana çok iyi geliyordu, "yallah cinler yallah, kış kış cinler kış kış". Bu arada doğduktan 15 gün sonra ben doktora derslerine devam etmeye başladım. Allahtan 29 ekim tatildi de bir hafta kazandım, yoksa doğduktan bir hafta sonra derslere başladım yazıyor olacaktım. Emzirip, bir bibiron süt sağıp, ama çok zorunlu kalmazsanız içirmeyin diyerek (biberona alışıp ememyi bırakmasından korkuyordum) 2-3 saat gidip geliyordum, her çarşamba.
Dersler bitip, hiç evden çıkamaz olunca, afakanlar safları sıklaştırdı. Babannesi kapıdan anne bacadan, şöyle bir dolanmak ilaç gelirdi. Bazen hala, UE, anne şeklinde bir nefes alırdım.
Doğum sonrası süreçte bir arkadaşım, beni her cumartesi ziyaret ediyordu (İlerleyen aylarda bir ortakçım çıktı, sonra benim esamem okunmadı zaten, sonra da benim doğumgünümden başka gün yok gitti o gün evlendi onunla:), öptüm şekerler sizi.). Sonra bir arkadaşım daha bu ekibe dahil oldu. Cumartesileri iple çekiyordum:)) Akşamları da, UE'yi babasına bırakıp yakın arkadaşlarımşa kahve içmeye ya da sinemaya kaçıyordum. Bunda UE'nin 8-9 de uyuyup 2'ye kadar uyanmamasının payı büyüktü elbette.
İşe başlayınca, öğle kahvleri beni keser oldu. Zaten UE'nin yattıktan sonra kafasına esen bir saatte emme molası olmaya başladı.
Şimdi akşamları ya da haftasonları arkadaşlarımız bize uğruyor. Biz de UE'nin uyku saatini göz önünde bulundurarak haftasonları (haftaiçi akşam sözkonusu olmuyor) arkadaşlarımıza gidip iki beşlik bozuyoruz. Arkadaş çevremize UE yaşlarında çocuklu arkadaşlar eklenmeye başladı. Ailecek görüşmeler, daha sık görüşmeler gündemimizde.
YOllarda olmayı çok özledim. Gezme tozmalar dışında en çok özlediğimse, akşam yemek olmadığında, canımız istediğinde dışarı çıkmak. Şimdi sağlıklı beslenme programı kapsamında yemekler hep evde. Bir de işten gelip koştur koştur yemek hazırlamak yoruyor beni. Bazen yarım saat uyuyup yemek yemek, bazen öncesinde bir kahve içmek ne büyük lüksmüş:))
2. bebekte arayı açmayalım dersek, daha bizim gezme tozma günleri çok uzakta gibi. Gerçi sonra biz gezerken şimdiki gezginciler evde olacaklar değil mi:))
Sahi, sizde durum nasıl?
Karı koca doktora yapan bir çift olduğumuz için, bizim UE öncesi gezme hayatımız da çok parlak değildi. Ama gene de yurt içi dışı geziler, benim iş seyehatlerim olurdu.
Ama çanak çanak, kütahya porselenli, üstüne türk kahveli akşamlarımız bolca olurdu.
UE sonrası Balıkesir(2) - Dikili (2) - İstanbul (1) gezmeleri dışında (ki hepsi de bir yaş öncesiydi) Ankara'yı mesken tuttuk. İyi ki gezemiyoruz değil mi:)) Arabanın kilometresi çoştu:P
Bir yaş öncesi çocukla, ev ortamı dışında gezme bana hiç akıl karı gelmiyor. Kamp hayatımız var bir 8 gün kadar. Odada yemeğini hazırlayacağız, düzenini bozmayacağız diye telef olduğumuz.
Bir yaş sonrası çocukla da, 3 ana 2 ara öğün 2 ya da bir gündüz uykusundan ne arada fırsat bulunup gezilebileceği denklemini de ben henüz çözemedim.
UE doğduktan sonra lohusalık günlerinde ananesine teslim edip, çokça kahve içmeye kaçıyorduk. Bu bilhassa bana çok iyi geliyordu, "yallah cinler yallah, kış kış cinler kış kış". Bu arada doğduktan 15 gün sonra ben doktora derslerine devam etmeye başladım. Allahtan 29 ekim tatildi de bir hafta kazandım, yoksa doğduktan bir hafta sonra derslere başladım yazıyor olacaktım. Emzirip, bir bibiron süt sağıp, ama çok zorunlu kalmazsanız içirmeyin diyerek (biberona alışıp ememyi bırakmasından korkuyordum) 2-3 saat gidip geliyordum, her çarşamba.
Dersler bitip, hiç evden çıkamaz olunca, afakanlar safları sıklaştırdı. Babannesi kapıdan anne bacadan, şöyle bir dolanmak ilaç gelirdi. Bazen hala, UE, anne şeklinde bir nefes alırdım.
Doğum sonrası süreçte bir arkadaşım, beni her cumartesi ziyaret ediyordu (İlerleyen aylarda bir ortakçım çıktı, sonra benim esamem okunmadı zaten, sonra da benim doğumgünümden başka gün yok gitti o gün evlendi onunla:), öptüm şekerler sizi.). Sonra bir arkadaşım daha bu ekibe dahil oldu. Cumartesileri iple çekiyordum:)) Akşamları da, UE'yi babasına bırakıp yakın arkadaşlarımşa kahve içmeye ya da sinemaya kaçıyordum. Bunda UE'nin 8-9 de uyuyup 2'ye kadar uyanmamasının payı büyüktü elbette.
İşe başlayınca, öğle kahvleri beni keser oldu. Zaten UE'nin yattıktan sonra kafasına esen bir saatte emme molası olmaya başladı.
Şimdi akşamları ya da haftasonları arkadaşlarımız bize uğruyor. Biz de UE'nin uyku saatini göz önünde bulundurarak haftasonları (haftaiçi akşam sözkonusu olmuyor) arkadaşlarımıza gidip iki beşlik bozuyoruz. Arkadaş çevremize UE yaşlarında çocuklu arkadaşlar eklenmeye başladı. Ailecek görüşmeler, daha sık görüşmeler gündemimizde.
YOllarda olmayı çok özledim. Gezme tozmalar dışında en çok özlediğimse, akşam yemek olmadığında, canımız istediğinde dışarı çıkmak. Şimdi sağlıklı beslenme programı kapsamında yemekler hep evde. Bir de işten gelip koştur koştur yemek hazırlamak yoruyor beni. Bazen yarım saat uyuyup yemek yemek, bazen öncesinde bir kahve içmek ne büyük lüksmüş:))
2. bebekte arayı açmayalım dersek, daha bizim gezme tozma günleri çok uzakta gibi. Gerçi sonra biz gezerken şimdiki gezginciler evde olacaklar değil mi:))
Sahi, sizde durum nasıl?
16 Mart 2010 Salı
Birazcık durağanlık istiyorum, epi ve de topu.
14 Mart 2010 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)